Tag Archives: turkiye

Osmanlı İmparatorluğu, Hz. Muhammed’in (sav) sözdesoyundan gelenler tarafından ihanete uğratıldı.

“Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlâtta bir çokluk yarışından ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibi ki bitirdikleri çiftçileri imrendirir, sonra kurumaya yüz tutar, bir de bakarsın ki sararmıştır, ardından da çerçöp haline gelmiştir. Âhirette ise ya çetin bir azap yahut Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı sadece aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey
değildir.” (Hadîd, 57/20) — Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı Meali.

“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla ilmektedir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât,49/13) — Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı Meali.

﷽ 

Bu makaleye “Peygamber’in (sav) sözde soyundan gelenler” başlığını verdik; zira Peygamber’in (sav) doğrudan devam eden bir nesep hattı yoktur. Allah’ın Resûlü’nün (sav) erkek çocukları—Kāsım, Abdullah ve İbrahim (Allah onları rahmetiyle kuşatsın)—henüz küçük yaşta vefat ettikleri için, onun doğrudan baba tarafından gelen soy çizgisi (nesep) sona ermiştir.

İslâm geleneğinde nesep, esas itibarıyla baba üzerinden takip edilir.

Nesep Erkekler Üzerinden Devam Eder: İslâm geleneğinde nesep, baba üzerinden belirlenir. Peygamber’in (sav) bütün erkek çocukları küçük yaşta vefat ettiğinden, onun doğrudan biyolojik soy hattı sona ermiştir.

Soy Kızları Üzerinden Devam Eder: Kızlarının çocukları olan Hasan ve Hüseyin gibi isimler, doğru şekilde kendi babalarına, yani Ali b. Ebû Tâlib’e nispet edilir. Onlar Peygamber’in (sav) ailesindendir (Ehl-i Beyt); ancak onun doğrudan nesebinden değildir.

Yahudi kimliğinin belirlenmesinde anne soyu esas alınır (rabbanî hukukta). Bu, soyun anne üzerinden takip edildiği Rabbanî Yahudiliğin yerleşik uygulamasıdır.

İslâm Hukuku ile Karşılaştırma

İslâm’da:

Nesep baba üzerinden takip edilir. Annenin kimliği her zaman bilinir; ancak hukukî nesep babaya bağlanır.

Farkın Özeti

Nesep, doğrudan baba tarafından gelen kan bağı yahut soydur. Babalar üzerinden takip edilen resmî ve hukukî soy çizgisidir.

Torun/soyundan gelen kişi ise belirli bir atadan türeyen kimsedir. Bu, hem baba hem de anne hattı üzerinden olabilir. Dolayısıyla “sözde soyundan gelen” dediğimizde, bunun göz önünde bulundurulması yerinde olacaktır.

Buradaki kritik ayrım şudur: Klasik İslâm hukukunda, bir kimse Peygamber’in (sav) kızları aracılığıyla—Hasan ve Hüseyin örneğinde olduğu gibi—onun soyundan gelen biri sayılabilse de, nesep baba üzerinden takip edildiği için onun doğrudan nesebinin bir parçası kabul edilmez. Aksine, bu kişiler kendi babalarının soyuna, yani Ali b. Ebû Tâlib’in nesebine nispet edilirler.

    Nesebin Korunması

    İslâm hukukunda açık ve belirli bir nesep, hukukun temel amaçlarından biri olarak kabul edilir (makāsıdü’ş-şerîa kapsamında). Kur’an, kişilerin babaları üzerinden tanımlanmasına güçlü bir vurgu yapar.

    Bu husus, Müslüman erkeklerin birden fazla eşle evlenebilmesine karşılık Müslüman kadınların birden fazla kocaya sahip olamamasının niçinlerinden biri olarak ileri sürülen temel argümanlardan biridir.

    “Onları babalarına nisbet ederek çağırın. Allah yanında en doğrusu budur.” (Ahzâb, 33/5) — Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı Meali.

    Ahzâb sûresinin 33/5. âyeti çerçevesinde, bir kişi babasına nispet edilerek anılır. Peygamber’in biyolojik erkek evladı bulunmadığından, bu özel ve hukukî anlamda “Muhammed’in oğlu” diye adlandırılabilecek hiç kimse yoktur.

    Allah, sevgili Peygamberimize Kevser’i lütfetmiştir.

    “(Resûlüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser’i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes. Asıl soyu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir.” (Kevser, 108/1-3) — Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı Meali.

    Kur’an’dan delil: Makale, Kevser sûresini ve bu sûrenin klasik tefsirini, yani İbn Kesîr tefsirini, Peygamber’in çağdaşlarının onu, hayatta kalan erkek evladı bulunmadığı için “ebter” diye niteleyerek alaya aldıklarını göstermek üzere kullanmaktadır. Allah’ın cevabı, gerçekte soyu kesik olanın ona hınç besleyen kimse olduğunu bildirmek şeklinde gelmiştir. Allah’ın cevabı, mübarek Peygamber’in vârislerinin bulunduğu
    yönünde onların iddiasını reddetmek biçiminde olmamıştır.

    İbn Kesîr Tefsiri’nden: Kevser sûresinin 1-3. âyetlerinin nüzul sebebi

    Peygamber’in düşmanı, asıl soyu kesik olandır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Asıl soyu gelmeyecek olan, sana karşı nefret duyandır.” (Kevser, 108/3) — Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı Meali. Bunun anlamı şudur: Ey Muhammed! Sana kin besleyen, senin getirdiğin hidayete, apaçık hakikate, kesin delile ve açık nura düşmanlık eden kimse; gerçekte en çok itibarsızlaşan, en aşağı düşen ve adı sanı anılmayacak olan kişidir.

    İbn Abbas, Mücâhid, Saîd b. Cübeyr ve Katâde şöyle demiştir: “Bu âyet, Âs b. Vâil hakkında nazil olmuştur. Allah Resûlü onun yanında anıldığında o, ‘Bırakın onu; çünkü o, nesli devam etmeyen bir adamdır. Öldüğünde artık hatırlanmayacaktır’ derdi. Bunun üzerine Allah bu sûreyi indirdi.”

    Şemir b. Atıyye şöyle demiştir: “Bu sûre, Ukbe b. Ebû Muayt hakkında nazil oldu.” İbn Abbas ile İkrime de şöyle demiştir: “Bu sûre, Ka‘b b. Eşref ve Kureyş müşriklerinden bir grup hakkında nazil oldu.” Bezzâr’ın İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre, Ka‘b b. Eşref Mekke’ye gelmiş, Kureyş de ona şöyle demişti: “Sen onların efendisi ve önderisin. Halkından kopmuş bu değersiz adam hakkında ne düşünüyorsun? O,
    kendisinin bizden üstün olduğunu iddia ediyor; oysa hac mekânının hizmetini gören, Kâbe’nin bakımını üstlenen ve hacılara su temin eden biziz.” Ka‘b da, “Siz ondan daha hayırlısınız” diye cevap verdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Asıl soyu gelmeyecek olan, sana karşı nefret duyandır.” (Kevser, 108/3) — Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı Meali. Bezzâr bu olayı böyle rivayet etmiş ve isnadının sahih olduğunu belirtmiştir.

    Atâ’dan nakledildiğine göre şöyle demiştir: “Bu sûre, Allah Resûlü’nün oğullarından birinin vefatı üzerine Ebû Leheb hakkında nazil oldu. Ebû Leheb müşriklerin yanına gidip, ‘Muhammed bu gece nesli kesilmiş biri hâline geldi’ dedi.” Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyeti indirdi: “Asıl soyu gelmeyecek olan, sana karşı nefret duyandır.” (Kevser, 108/3) — Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı Meali.

    Süddî şöyle demiştir: “Bir adamın erkek çocukları öldüğünde insanlar, ‘Onun soyu kesildi’ derlerdi. Allah Resûlü’nün oğulları vefat edince de, ‘Muhammed’in soyu kesildi’ dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyeti indirdi: ‘Asıl soyu gelmeyecek olan, sana karşı nefret duyandır.’ (Kevser, 108/3) — Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı Meali.” Böylece onlar, kendi cehaletleri içinde, oğulları öldüğünde onun adının ve
    hatırasının da silineceğini zannettiler. Hâşâ! Aksine Allah, onun zikrini bütün âlemler boyunca kalıcı kılmış ve bütün kullarına onun şeriatine uymayı gerekli kılmıştır. Bu durum kıyamet gününe ve âhiretin başlangıcına kadar sürecektir. Allah’ın salât ve selâmı, toplanma gününe kadar ebediyen onun üzerine olsun. Kevser sûresinin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd ve nimet Allah’a mahsustur.

    Kaynak: Qur’anx, İbn Kesîr Tefsiri, 108:1.

    Dikkat edilirse, bu kişiler Mübarek Peygamber’in kızları bulunduğunu gayet iyi biliyorlardı: “Bırakın onu; çünkü o, nesli devam etmeyen bir adamdır.”

    Gerçekte babanız olmayan birini baba olarak ileri sürmek küfürdür.

    Ebû Zerr’den rivayet edildiğine göre Allah Resûlü şöyle buyurmuştur: Kendi babası olduğunu bildiği hâlde bir başkasını bilerek babası olarak ileri süren hiçbir kimse yoktur ki bu davranışı küfür sayılmasın. Kendisinde bulunmayan bir şeyi iddia eden kimse bizden değildir; artık cehennemdeki yerini hazırlasın. Her kim bir başkasını kâfir veya Allah’ın düşmanı diye nitelendirir de o kimse gerçekte böyle
    değilse, bu söz dönüp kendisine yönelir.

    Kaynak: Müslim, Îmân, 61. Diyanet yayınlarında, kişinin kendisini babasından başkasına nispet etmesi ağır biçimde yasaklanan fiiller arasında zikredilir.

    Sa‘d şöyle rivayet etmiştir:

    Allah Resûlü’nün şöyle buyurduğunu işittim: “Kendi babası olmadığını bile bile, babası dışında bir kimsenin oğlu olduğunu iddia eden kişiye cennet haramdır.” Ebû Bekre’ye bunu söylediğimde o da, “Bunu kulaklarım işitti ve kalbim Allah Resûlü’nden ezberledi” dedi. — Kaynak: Buhârî, Ferâiz, 29; Diyanet İşleri Başkanlığı yayını Hadislerle İslâm.

    Bir kimseye nesebi sebebiyle kin beslemeyiz. Aynı şekilde, bir kimseyi sırf nesebine dayanarak da övmeyiz.

    Bu son derece güçlü bir vurgudur. Çünkü Mübarek Peygamber’in mirası, çok sayıda nesil bırakmış olmasına dayanmaz; zira Allah bu imkânı ondan almıştır. Onun mirası manevî bir mirastır. İslâm’a gelen herkes, bu kaynaktan nasibini alır. Mübarek Peygamber’i kabul eden kimse kopmuş değil, bilakis bu mirasa eklemlenmiş olur.

    İslâm toplumu, falan ya da filan kişiden geldiğini iddia eden birinin yönlendirmesine açık olmamalıdır. Bilakis, İslâm toplumuna en takvâ sahibi, en diğerkâm ve en âdil kimseler önderlik etmelidir.

    Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre:

    Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Allah, câhiliyenin kibir ve atalarla övünme duygusunu sizden uzaklaştırmıştır. İnsan ya takvâ sahibi bir mümindir yahut bedbaht bir günahkârdır. Sizler Âdem’in oğullarısınız. Âdem ise topraktandır. Bir kısım insanlar var ki, cehennem kömüründen başka bir şey olmayan adamlarla övünür. Bunlar ya bu övünmeden vazgeçer ya da Allah nezdinde, pisliği burunlarıyla
    yuvarlayan mayıs böceklerinden daha değersiz olurlar.” Kaynak: Ebû Dâvûd, Edeb, 120; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 161.

    Müslüman ümmet içerisinde yaygın olan bazı değerlendirmelere göre, İslâm tarihinin en büyük ve en güçlü Sünnî hilafetlerinden biri olarak kabul edilen Osmanlı Devleti, zaman içerisinde çeşitli iç ve dış dinamiklerin etkisiyle zayıflama sürecine girmiştir. Bu bağlamda, Muhammed b. Abdülvehhâb hakkında sıkça ileri sürülen iddialardan biri, onun Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir isyan hareketi başlattığı yönündedir.

    Bununla birlikte, söz konusu iddiaya karşı geliştirilen yaklaşımlara göre, Muhammed b. Abdülvehhâb Osmanlı idaresi altında bulunan bir bölgede yaşamamıştır. Zira Arap Yarımadası’nın iç kesimlerinde yer alan Necid bölgesi, ilgili dönemde farklı Arap kabileleri tarafından yönetilmekte olup doğrudan Osmanlı merkezi idaresine tâbi bir bölge niteliği taşımamaktaydı.

    Bu çerçevede öne çıkan bir diğer husus, Osmanlı Devleti’nin son döneminde meydana gelen siyasî ve askerî gelişmelerde, Britanya İmparatorluğu ile iş birliği içinde hareket eden ve kendisini Hz. Peygamber’in soyundan gelen bir şahsiyet olarak takdim eden Hüseyin b. Ali’nin oynadığı roldür.

    Bu yaklaşım doğrultusunda, Osmanlı yönetimine karşı çıkan unsurlar arasında Eş‘arî/Şâfiî çizgisine mensup çevrelerin yanı sıra, Resûlullah’ın soyundan geldiklerini ileri süren bazı şahısların da bulunduğu ileri sürülmektedir. Bu durumun, Matürîdî/Hanefî karakter taşıyan Osmanlı yönetimine karşı belirgin bir siyasî ve toplumsal ayrışma sürecini beraberinde getirdiği değerlendirilmektedir.

    Nihayetinde, söz konusu iş birliğinin en dikkat çekici figürleri arasında Şerif Hüseyin b. Ali ile Arabistanlı Lawrence’ın yer aldığı ifade edilmektedir. Hüseyin b. Ali, Britanyalıların hilesine kapıldı. Bu da, bugün birçok Müslüman ülkede gördüğümüz kaosun tetikleyicilerinden biri hâline geldi.

    Büyük ihtimalle Britanyalılar, Hüseyin b. Ali’ye Türk hilafetinin yerine bir Arap hilafeti kurulacağına dair birtakım vaatlerde bulundular. Ne var ki bu, Britanya’nın yerine getirmeyi hiçbir zaman düşünmediği bir vaatti.

    Onlar birbirlerinin koruyucuları, destekçileri ve müttefikleridir.

    Britanya ile Fransa arasında yürütülen ve 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması’yla sonuçlanan gizli müzakereler, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünüyle iki güç arasında fiilen yeniden paylaştırılmasına yol açtı. Bunu daha sonra, Britanya’nın Filistin’de Yahudi halkı için bir millî yurt kurulmasına verdiği desteği güvence altına alan Balfour Deklarasyonu izledi. Esasen bu, İşgal Altındaki Filistin’in yaratılmasıdır; bazı
    çevrelerde buna “İsrail” de denilmektedir.

    Buna karşılık Hüseyin, anlaşılan Britanya desteğine yeterince ikna olmuş olacak ki, Haziran 1916’da Osmanlılara karşı Arap İsyanı’nın başlatıldığını ilân etti. Britanya kuvvetlerinin Arap güçlerini desteklemesiyle birlikte, Hicaz bölgesi, Arap Yarımadası, Akabe ve Şam üzerinde hâkimiyet kurmayı başardılar.

    1918’in sonlarında Hüseyin’in oğlu Faysal Şam’a girdi ve orada, Britanyalılarla babası arasında var olduğuna inandığı mutabakata uygun bir idarî yapı kurmaya başladı. Mart 1920’de Büyük Suriye’nin —Suriye, Transürdün, Filistin ve Lübnan’ın— yabancı güçlerin yönetiminden bağımsız olduğu ilân edildi ve Faysal’ın kral olduğu meşrutî bir monarşi kuruldu. Bu adım, Fransa’nın bölgedeki çıkarlarına doğrudan meydan okuyordu. Nisan 1920’deki San Remo Konferansı’nda Fransa’nın Suriye üzerindeki hak iddiası resmîleştirildi ve Suriye Fransız mandası altına alındı. Bu karar ve Faysal’ın anlaşma şartlarını kabul ederek boyun eğmesi, şiddetli karışıklıklara yol açtı. Temmuz ayında Fransız kuvvetleri bu karışıklıkları kolay bir zaferle bastırdı ve Faysal’ı sürgüne gönderdi.

    Daha fazla bilgi için Hüseyin-McMahon yazışmalarını, San Remo Konferansı’nı ve Balfour Deklarasyonu’nu okuyabilirsiniz. Böylece Müslümanların, hangi toprağın kime ait olacağı konusunda gayrimüslimler tarafından nasıl yönlendirildiğini bütün yönleriyle görmüş olursunuz.

    Mübarek Peygamber’in sözde üç torunları. Bunlardan biri Britanya’nın bir vekiline dönüşmüştü.

    Peygamber Muhammed’in (sav) sözde soyundan gelen bu kişilerden ikisi, yani Faysal b. Hüseyin b. Ali el-Hâşimî ile Ali b. Hüseyin, Britanyalılarla iş birliği hususunda ihtiyatlı olunmasını tavsiye etmişti.

    Peygamber Muhammed’in (sav) sözde soyundan gelen bir diğer isim ise Abdullah b. Avval b. el-Hüseyin’di. Abdullah, kardeşi Faysal’a—yani Peygamber’in (sav) sözde soyundan gelen bir başkasına—Fransızlara karşı yardım etmek yerine, Winston Churchill’den bir “çay daveti” kabul etti. Churchill, Abdullah’ı kardeşine küffara karşı yardım etmemesi yönünde ikna etti.

    Abdullah, Müslümanların aleyhine olacak şekilde Britanyalılarla iş birliği yapılmasını tavsiye etti. Britanyalıların desteğiyle büyük ölçüde mükâfatlandırıldı; bu süreçte Yarbay Frederick Peake ile John Bagot Glubb da ona yardımcı oldu.

    Nitekim “Arap Lejyonu”nu onlar kurdular. Gayrimüslimlere gösterdiği sadakat ve elini geri çekmesi karşılığında, 1946’da kendisine bağımsızlık görünümü veren bir statü verildi ve “Kral” Abdullah ilân edildi.

    Kral Abdullah ayrıca, Filistin’in daha küçük Yahudi devletçiklerine bölünmesini öneren “Peel Komisyonu”nu da destekledi. 1947’de Filistin ikiye bölündüğünde, Britanya’nın vekili olan “Kral” Abdullah bunu destekleyen tek kişi oldu.

    Britanya’nın vekili olan “Kral” Abdullah suikasta uğradı; ardından oğlu Talâl b. Abdullah, Britanya’nın vekil devleti olan Ürdün’ün yeni hükümdarı oldu. Ancak bu hükümranlığı yalnızca 13 ay sürdü; zira şizofreni nedeniyle tahttan çekilmeye zorlandı.

    O meşhur “güvenilir” Britanyalı diplomatlar, onu psikiyatrik tedavi bahanesiyle ülkeden uzaklaştırmada rol oynadılar. Kral olduğunda Cenevre’de bir akıl hastanesinde bulunuyordu.

    Allah en iyisini bilir; o hastanede ona neler yapmış olabilirler. Allah en iyisini bilir; o zavallı ruh çocukluğundan itibaren neler yaşadı. İslâm düşmanlarını kuşatan karanlığın sınırı yoktur.

    Tahttan çekilmesinin ardından, arzusunun aksine Suud idaresindeki Hicaz’da yaşamasına izin verilmedi; bunun yerine ömrünün son dönemini İstanbul’daki bir sanatoryumda geçirmeye gönderildi ve 7 Temmuz 1972’de orada vefat etti.

    Hüseyin dört ayrı evlilik yaptı ve aralarında Ürdün Kralı II. Abdullah ile Dubai hükümdarıyla evlenen Prenses Haya’nın da bulunduğu on bir çocuk sahibi oldu.

    1967 Altı Gün Savaşı, Ürdün’ün Batı Şeria’yı kaybetmesiyle sonuçlandı. Bazıları, bu savaşın, Ürdün’ün bazı çevrelerde “İsrail” olarak anılan işgal altındaki Filistin’e toprak devretmesini sağlamak amacıyla kurgulandığını ileri sürmektedir.

    1970 yılında Hüseyin, daha sonra Kara Eylül olarak anılacak süreçte ülkenin güvenliğini tehdit etmelerinin ardından Filistinli savaşçıları Ürdün’den çıkardı.

    “Krallık” makamını taşıyan bu kişi, Filistin Kurtuluş Örgütü uluslararası alanda Filistinlilerin tek temsilcisi olarak tanındıktan sonra, 1988’de Ürdün’ün Batı Şeria ile bağlarını kesti. Böylece Filistinlileri fiilen kendi başlarına bıraktı.

    “Kral” Hüseyin’in Lisa Halaby ile evliliği.

    Mübarek Resûl’ün soyundan geldiklerine inanan ve bu sebeple kendi soylarının diğer bütün soy çizgilerinden üstün olduğunu düşünen kimseler açısından gerçekten şaşırtıcı olan şudur: El-Hüseyin b. Talal, evlenebileceği onca sözde şerife kadın arasından Toni Avril Gardiner’a yönelmiştir. Nasıl tanıştıkları yahut ilk teması kimin kurduğu kesin olarak bilinmemektedir. O, Londra’da bir büro çalışanıyken Ürdün’ün “kraliçesi” konumuna yükselmiştir.

    Bu tür istisnalara tekrar tekrar rastlarsınız. Sözde şerif erkeklerden oluşan “üstün bir soy” anlayışını benimseyenlerin gayrimüslim kadınlara yönelmesi böyle bir istisnadır. Güneydoğu Asya’da ise bu durum, çoğu zaman, sözde şerife kadınlar açısından hayal kırıklığı doğurmaktadır; zira onlara, şerif olmayan Müslüman erkeklerle evlenme imkânı dahi tanınmamaktadır. Bunun yerine kendilerine ya akademik bir
    hayat sürmeleri ya da bekâr kalmaları telkin edilmektedir.

    Toni, Hüseyin’den Abdullah es-Sânî b. el-Hüseyin’i dünyaya getirdi; bu kişi “Kral” II. Abdullah olarak da bilinmektedir. Nihayetinde 1971 yılında boşandılar.

    Devam edecek olursak, “Kral” II. Abdullah üçüncü kez evlenmişti ve bu eşi 1977 yılında öldü. Onun ölümünden çok kısa bir süre sonra, 1978’de Amerikalı Lisa Halaby ile evlendi. Nasıl tanıştıkları yahut ilk teması kimin başlattığı kesin olarak bilinmemektedir. Lisa Halaby, sıradan bir Amerikalı kızdan Ürdün’ün “kraliçesi” konumuna yükseldi.

    Argüman: Bağnazlık Değil, Tutarsızlık

    Bu, şahsı hedef alan bir saldırı değildir.

    Biz, “Gayrimüslim bir kadınla evlenmek her durumda yanlıştır ve yozlaşmışlığın delilidir” demiyoruz. Aksine, bu evlilikleri, soy temelli üstünlük anlayışının mantığı içindeki bir ikiyüzlülüğü ortaya koymak için gündeme getiriyoruz.

    Argümanın yapısı şöyledir:

    İddia: Haşimîler ve onları destekleyenler, toplumsal ve siyasî otoritelerini, üstün ve mübarek bir soyun parçası oldukları düşüncesine dayandırmaktadır; yani Hz. Muhammed’in kızı Fâtıma ve onun eşi Ali üzerinden gelen doğrudan soy mensupları oldukları iddiasına.

    Bu iddianın gerektirdiği sonuç: Eğer bu soy gerçekten onların kendilerine has değer ve asaletlerinin kaynağıysa, o hâlde bu soyun korunması ve ona hürmet edilmesi en yüksek derecede önem taşımalıdır. Bu “mübarek soy” içinde evlenmek, onun saflığını ve merkezî konumunu muhafaza etmenin
    mantıkî yolu olurdu.

    Gözlemlenen fiil: Biz, Haşimî kralların —Hüseyin b. Ali’nin oğulları, Kral Hüseyin ve Kral II. Abdullah’ın— yalnızca Haşimî olmayan değil, aynı zamanda Batılı ve gayrimüslim olan kadınlarla (Toni Gardiner, Lisa Halaby) yahut bütünüyle ilgisiz aile çevrelerinden gelen kişilerle yaptıkları tekrar eden
    evliliklere dikkat çekiyoruz.

    Tutarsızlık ithamı: Sorulan soru, “Bir Müslüman erkek nasıl olur da bir Hristiyan kadınla evlenir?” değildir. Asıl soru şudur: “Kimliğiniz ve iktidar iddianız, özel ve seçkin bir gruba mensup olmanıza dayanıyorsa, fiilleriniz neden bu grubun sınırlarını böylesine hiçe saydığınızı göstermektedir?” Bizim söylediğimiz basitçe şudur: Onlar kendi propagandalarına kendileri inanmamaktadır. Soylarını, diğer Müslümanlar üzerinde güç elde etmek için siyasî bir araç olarak kullanmakta; fakat onu, korunması için kendi içinde
    evlenmeyi gerektiren mukaddes bir emanet olarak görmemektedirler.

    “Kral” Abdullah’ın dördüncü “kraliçesi”nin başlıca icraatlarından biri, hımarı, yani takvâ ve salâh elbisesini terk etmesi oldu; oysa bu, dindar Müslüman kadınlar arasında yaygın olan bir örtünme biçimidir. Bugün “Kraliçe Nûr” adıyla anılan Lisa Halaby, dünyanın dört bir yanındaki genç Müslüman kadınlara, eğer kendisi takvâ ve salâh elbisesini giymeyi gerekli görmüyorsa, onların da bunu gerekli görmemeleri
    gerektiğini göstermede başarılı olmuştur.

    Bu gelenek, Ürdün’ün yeni “kralı”nın eşi “Kraliçe Rania” ile de sürmüştür. Takvâ ve salâh elbisesi dışında her şeyle sportif ve şık görünme eğilimi devam etmiştir.

    Şüphesiz bunun, kolay etkilenebilen birçok Müslüman genç üzerinde bıraktığı tesir şu olmuştur: “Vay canına! Demek ki Müslüman kadınların başörtüsü takması gerekmiyormuş!”

    İşte böyle. Osmanlı İmparatorluğu’nun tabutuna çakılan son çivi, Peygamber Muhammed’in sözde soyundan gelenler tarafından çakılmıştır. Bu sözde soy mensupları da ardından, işgal altındaki Filistin dâhil olmak üzere—bazı çevrelerde “İsrail” diye anılan yer de buna dahildir—Müslüman beldelerinin ve topraklarının parça parça bölünmesine yardımcı olmuşlardır.

    Ayrıca Prenses Haya’nın, bugün Dubai’nin yöneticisiyle evli olduğunu da biliyoruz; bu kişinin işgal altındaki Filistin karşısında kayıtsız bir tutum sergilediği görülmektedir.

    Mübarek Peygamber’in sözde doğrudan soyundan gelenler, gerçekte herkes gibi sıradan insanlardır. Onlar da yüksek bir saadet ve doğruluk mertebesine ulaşabilirler. Takvâ ve iyilik alanındaki amelleri hayranlık uyandıracak derecede olabilir. Fakat onlar da herkes gibi beşerî zaaflara, tutkulara, şehvete, arzularda ve ihtiraslarda düşebilirler.

    Onlardan bir kısmı sâlihtir, bağlılık ve yakınlığa lâyıktır; bir kısmı ise habistir, onlardan uzak durulması ve reddedilmesi gerekir.

    Biz, Ali neslinden gelenlerle zahirde görünen hâllerine göre ilişki kurar ve muamele ederiz. Sırf nesep sebebiyle onlara boyun eğmeyiz. Bizi, rehber olarak Kur’an’ı ve Sünnet’i esas alan her Müslüman gibi görebilirsiniz.

    Ey araştırmacı, ey hakikat arayıcıları; size, şimdiye kadar okuyabileceğiniz en tehlikeli kitaplardan birini paylaşacağız.

    Haşimîler, Ehl-i Beyt adına Müslümanları sayılamayacak kadar çok öldürdüler; en doğrusunu Allah bilir. Bu kitap Arapça. Suçlarını ayrıntılarıyla anlatıyor.

    “De ki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allahım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın; dilediğini yüceltirsin, dilediğini alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye kādirsin.” (Âl-i İmrân, 3/26) — Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı Meali.

    Allah ümmete hidayet versin. Allah ümmeti affetsin.

    Leave a comment

    Filed under Uncategorized